MİMARLIK: BİR VAROLUŞ DURUMU

Bitinleşik bir varlıklar sistemi olarak insan ve çevresi
Mimarlık tanımları çoğunlukla yapılı dünya üzerinden kurulmuştur, mimarlık bilgisi ve kuramları da yine ağırlıklı olarak mimari nesne üzerinden konuşmaktadır.  Bu kurulum ve konuşma biçimi, insan ve çevresini birbirinden ayrıştırarak dünyayı yorumlayan bir düşünüş biçiminin uzantısı olarak var olmuştur.  Mimarlığın varlık alanını açıklayabilmek ve mimarlık bilgisini salt nesneye odaklı bir söylemden öteye götürebilmek üzere, mevcut mimarlık bilgisinin açıklamakta yetersiz kaldığı, mimarlığın dinamik, zaman içerisine yayılan ve değişime tabi boyutunu açıklayabilecek bir bilgi kuramına ulaşabilmek esastır.
Mimarlık ürününü öznesiyle ilişkili ve zaman boyutu içerisindeki dinamikliğiyle ele alan bir yaklaşım, günümüz mimarlık kuramlarının epistemesinde mevcut olmayan temel bir eksikliktir.  Nesnesine odaklı olarak oluşan mimarlık kuramı çalışmalarında iki belirgin özellik gözlemlenir.  Bunlardan birincisi, yapıların tarih içerisinde mükemmelliği arayan birer yüceltilmiş nesne olarak algılanması ve gündelik yaşam pratiklerinin bu idealize edilmiş nesneden uzak tutulması; ikincisi ise değişimin dinamiklerinin reddedilmesi, dolayısıyla donmuş bir zaman kavramıdır.  Her iki özellik de yapıyı idealize ederek yaşamın içinden sıyırıp çıkardığında ve zamansızlaştırarak dondurduğunda, mimarlık da orijininden, yani kendi varlığının nedenselliğinden kopmuş olur.
Modern ontoloji düşünürlerine göre, insan tek başına değildir; varlık ilişkileri bütününü oluşturan bir sistemin parçasıdır.  İnsanın varlık alanı tüm diğer varlık alanlarını da içerecek biçimde bir bütünlük oluşturur; ancak insan, bunların ötesinde ideal bir varlık alanına sahiptir; sanat eseri ise, tüm diğerleriyle birlikte estetik bir varlık alanını gerekli kılar.  İnsan ve ilişkide olduğu nesnesi birbirlerinden ayrı değillerdir, insanın varlık katmanı nesnenin varlık katmanını kapsamak durumundadır.  Mimarlık nesnesi, insan tarafından meydana getirildiğinden, basit bir cansız değildir; insanın ideal ve estetik dünyasına ait pratiklerinin somutlaşmış bir ürünüdür. 
İnsanı tekil bir var oluş olarak değil de ancak toplumsallaşarak var olan bir durum olarak tanımladığımızda, bu toplumsallaşmanın bir ürünü olan mimarlık da bir yapı yapma pratiği olmanın ötesinde bir konuma yerleşir.  Mimarlık, hem insanın kozmos içerisinde yerini belirlemek yolunda varlığının somut ve mekansal bir biçim kazanması uğraşısı olması, hem de toplumsallaşma bağlamında değerleri somutlaştıran bir pratik olması bağlamında incelenmelidir.  Mimarlık, bir hacimler geometrisi ve malzemeler seçkisi, içinde olup biten de bir program listesi olarak tanımlanamaz.  Mimarlık, insanın dışında bırakılan bir nesnenin, yine onun varlık alanı dışında olarak kavranışı da değildir.  Mimarlık, gerek onu meydana getiren pratiklerin sahibi öznesinin ideal varlık alanına, gerekse de onun nesnesine ait maddesel varlık alanını da kapsayan varlıklar sistemi bütününe aittir.
Mimarlığı bir kez bu bütünlük içerisinde tanımladıktan sonra, iki önemli konunun ele alınması gerekli olmaktadır.  Bunlardan birincisi, yapının kendisinin, insanı ve onun var oluş biçimini anlamak için bir bilgi kaynağı ve bilgi birikiminin nesnesi olması; ikincisi ise yapı, yaşam ve değerler arasındaki bu dinamik ilişkinin nasıl ele alınacağına ilişkin bir kuramsal model ve buna bağlı olarak şekillenecek bir yöntemin gerekliliğidir.  Bu araştırmanın mimarlık başlığının temel meselesini de bu iki konu oluşturmuştur. 

Mimarlıkta sürdürülebilirlik
Mimarlığı, insanın da dahil olduğu bir varlıklar sistemi bütünlüğü olarak ele alan bir yaklaşım sonucu ortaya çıkan bir başka tartışma konusu da toplumların kültürel ve anlamsal süreklilikleri adına, onların geçmiş pratiklerini ya da yaşantılarını somutlayan yapıların ve çevrelerin sürdürülebilirliğini nasıl sağlayacaklarıdır.  Burada benimsenen kuramsal yaklaşım, mimarlığın, tek defada üretilen ve zaman boyutundan, aynı zamanda da eylemlerden ya da yaşantılardan arındırılmış bir nesne olarak tanımlanmasına karşıt bir görüştedir.  Bunun uzantısı olarak, mimari çevrelerin sürdürülebilirlikleri de ancak yukarıda tanımlanan bütünleşik varlık sistematiği içerisinde ele alınarak tartışılabilecektir. 
Yapının yaşantıya yuva olabilmesi ve yaşantının yoğunluğunu fiziksel yapısında yansıtabilmesi önemlidir; sürdürülebilirlik kavramı da ancak bu bütünlük içerisinde anlamlı olacaktır.  Ancak bu yoğunluk her zaman güzel ve nitelikli, ya da “yüksek” olanda olmak zorunda değildir, kimi zaman son derece alelade ve gündelik olanda da bu duruma tanık olunur.  Yaşantı yoğunluğunun yapı-yaşantı simetrisi bağlamında irdelenmesi gereklidir ve daha da önemli olarak, yaşantıların yapıdaki yansımaları olan değişimlerin nasıl ele alınması gerektiği önemlidir.  Önemlidir, çünkü bu tartışmanın bizi götüreceği yer bir orijin ve orijinallik (ya da otantiklik) meselesi olacaktır.  Orijinallik, bir yapının orijinal biçimi, gibi tanımlamalar ise günümüzde mevcut çevrelerin sürdürülebilirliği ve korunmasında gündeme gelen tartışmaların merkezi kavramlarıdır.  Bu kavramların tanımlanış biçimi, mevcut yapılara ve çevrelere karşı benimsenecek tutumların, yapılacak müdahalenin temel belirleyicileri olacaklardır.

 

designed by ©ada